Liyakat yerine ilişkiyi, uzmanlık yerine yakınlığı esas alan bir hak gaspı düzeni. Bu düzen münferit örneklerden ibaret değildir; tekrarlanan, bilinen ve kanıksanan bir uygulamalar bütünüdür. Belediyelerde torpil ve adrese teslim ilanlarla yürütülen kadro dağıtımı, kamuya girme hakkını fiilen ortadan kaldırmaktadır.
İlanlar yayımlanmakta, başvurular alınmakta, sınav ve mülakat süreçleri işletiliyormuş gibi yapılmaktadır; ancak kadrolar çoğu zaman daha baştan belirlenmiş kişilere göre şekillendirilmektedir. Nitelikler, ihtiyacı karşılamak için değil, belli bir ismi tarif etmek için yazılmaktadır.
Bu tablo, yalnızca liyakatsizlik değil; açık bir eşitlik ihlali ve hak gaspıdır. Aynı hak gaspı, üniversite kadrolarında daha sofistike ama daha yıkıcı bir biçimde karşımıza çıkmaktadır. Alan dışı atamalar, akademik yeterlilikle açıklanamayacak kadro ilanları ve “kişiye özel” şartlarla açılan pozisyonlar, bilimsel liyakati sistematik biçimde devre dışı bırakmaktadır.
Akademik kadrolar, bilim üretmek için değil; dayı-yeğen ilişkileri, hoca-yakın çevresi ya da gayriresmî referans ağları üzerinden paylaşılmaktadır. Alanında yıllarını vermiş, yayın yapmış, uzmanlaşmış akademisyen adayları elenirken; ilgili alanla zayıf ya da ilgisiz kişilerin kadroya yerleştirilmesi artık şaşırtıcı değildir.
Bu durum yalnızca bireysel mağduriyet değil, doğrudan bilimsel emeğin ve akademik hakkın gaspıdır. Memleketçilik ve yakınlık dili, hem belediyelerde hem üniversitelerde bu düzenin meşrulaştırıcı kalkanı olarak kullanılmaktadır.
“Bizim çocuk”, “tanıdık”, “uyumlu”, “bizden” gibi muğlak ifadeler; ölçülebilir liyakat kriterlerinin yerini almaktadır. Oysa kamu yönetimi de akademi de aidiyetle değil, ehliyet ve uzmanlıkla ayakta durur. Alan dışı bir atama, yalnızca bir kişiyi kayırmak değildir; o alanda emek veren herkesin hakkını yok saymaktır.
Bu tablo karşısında KPSS’ye ve akademik kariyere hazırlanan gençler aynı duvara çarpmaktadır. Bir yanda yıllarca sınavlara çalışanlar, diğer yanda yıllarca bilimsel üretim için emek verenler; her iki kesim de aynı gerçeği görmektedir: Çalışmak tek başına yetmemektedir. Hak, başarıyla değil; bağlantıyla dağıtılmaktadır.
Bu fark ediş, bir neslin yalnızca umudunu değil, adalet duygusunu da aşındırmaktadır. Burada çürüyen gençlik değildir. Çürüyen; emeği değersizleştiren, hakkı ilişkiye bağlayan ve bu durumu normalleştiren zihniyettir. Belediyelerde torpil ve adrese teslim ilanlar, üniversitelerde alan dışı ve dayı-dayalı kadrolar sürdükçe; “liyakat”, içi boş bir slogandan ibaret kalacaktır.
Asıl tehlike, çalışmanın karşılık bulmadığına ikna edilmiş bir kuşağın yetişmesidir. Çünkü hak gaspının süreklilik kazandığı yerde ne adalet duygusu kalır ne de kurumsal itibar. Bedelini ise yalnızca mağdur edilenler değil, bu düzenle birlikte niteliksizleşen bütün toplum öder.