Başkan Özgür Şahin açıklamasında şunları kaydetti;
"Ortadoğu'da son günlerde yaşanan gelişmeler, bölgemizin ne kadar hassas dengeler üzerinde durduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla büyüyen gerilim, yalnızca iki ülke arasındaki bir çatışma olarak görülemez. Bu tablonun, uzun yıllardır bölgemizi kendi çıkar hesaplarının sahası haline getiren küresel güç mücadelesinin yeni bir safhası olduğunu görüyoruz.
Sayın Genel Başkanımız Mahmut Arıkan'ın da ifade ettiği gibi bugün yaşananlar sadece İran'ın meselesi değildir. Ortadoğu coğrafyası bir kez daha büyük güçlerin hesaplaşma alanına dönüştürülmek istenmektedir. Bölgede atılan her adımın, sadece bugünü değil yarını da etkileyecek sonuçları olacağı açıktır.
Türkiye ve İran, bu coğrafyanın iki kadim devletidir. Asırlara dayanan devlet geleneği ve tarihsel tecrübeleri olan bu iki ülkenin karşı karşıya getirilmek istenmesi tesadüf değildir. Türkiye ve İran, bu iki ülkeyi karşı karşıya getirmek isteyen dış güçlere ve içerideki destekçilerine cevap verecek tarihsel tecrübe ve devlet aklına sahiptir. Bu iki ülkenin yaşadığı tecrübeler bize bunu açıkça öğretmiştir.
Dikkat çekilmesi gereken nokta; iktidarın bu tehlikeli tezgâhın farkına varması ve önlem almasıdır. Türkiye'nin güvenliği açısından bu kirli denklemin bir parçası olmamak elzemdir. Çünkü bu girişim sadece askeri bir tehdit değil; aynı zamanda Türkiye'yi bölgede hedef haline getirmek için kurulmuş stratejik bir tuzaktır.
Bizler Milli Görüş geleneğinden gelen insanlar olarak yıllardır aynı hakikati dile getiriyoruz: Bu coğrafyada kalıcı barış dış müdahalelerle değil, bölge halklarının kendi iradesiyle mümkündür. Eğer bir problem varsa bunu çözmesi gerekenler de yine bu coğrafyanın insanlarıdır. Ortadoğu'nun meseleleri Washington'da ya da başka başkentlerde kurulan senaryolarla değil, bölge ülkelerinin adalet temelinde kuracağı iş birliğiyle çözülebilir.
Bu noktada Türkiye'nin atacağı adımların büyük önem taşıdığını düşünüyoruz. Ülkemizde bulunan birtakım askeri üslerin durumu da bu çerçevede yeniden değerlendirilmelidir. Özellikle Kürecik Radar Üssü ve İncirlik Hava Üssü gibi tesislerin ABD'nin bölgesel askeri operasyonlarında kullanılmasının doğurabileceği risklerin farkında olmalıyız. Türkiye topraklarının başka ülkelerle yaşanan çatışmaların parçası haline getirilmesi, ülkemizi doğrudan hedef haline getirebilecek sonuçlar doğuracaktır.
Yakın tarihimize bakarsak bu konuda ders çıkarabileceğimiz önemli meseleler yaşanmıştır. 1 Mart Tezkeresi sürecinde Türkiye Büyük Millet Meclisi, Amerikan askerlerinin Türkiye üzerinden Irak'a kara harekâtı yapmasına izin vermemiştir. Bu karar milletimizin vicdanının ve sağduyusunun önemli bir göstergesi olmuştur. Ancak her ne kadar fiilen savaşın içinde yer almamış olsak da Türkiye'nin hava sahasının ve bazı askeri imkânlarının kullanılması, Irak'ta yaşanan büyük yıkımın dolaylı olarak bir parçası haline gelmemize sebep olmuştur. Bu süreçte milyonlarca insan yerinden edilmiş, yüz binlerce insan hayatını kaybetmiş, İslam coğrafyasının kalbinde derin yaralar açılmıştır. Irak'ta bozulan düzenin etkileri bugün dahi devam etmekte; mezhep çatışmaları, istikrarsızlık ve bölgesel gerilimler hâlâ bölge halklarının hayatını zorlaştırmaktadır.
Bugün ayrıca başka bir gerçeği de görmezden gelemeyiz. İsrail siyasetinde dillerinden düşürmedikleri "vaat edilmiş topraklar" meselesi, sadece bir ideolojik söylem değil; bölgeyi yakından ilgilendiren tehlikeli bir stratejik yaklaşımdır. Bu anlayışa göre "vaat edilmiş topraklar"ın sınırları Fırat Nehri ile Nil Nehri arasında kalan geniş coğrafyayı kapsamaktadır. Bu coğrafya yalnızca Filistin'i değil; Suriye'den Irak'a, Ürdün'den Mısır'a kadar birçok ülkeyi ve dolaylı olarak Türkiye'yi de ilgilendiren bir alanı içine almaktadır. Bu nedenle İsrail'in yayılmacı politikalarının en çok etkileyebileceği ülkelerden biri Türkiye'dir.
Nitekim son günlerde İran'da bir çocuk hastanesinin hedef alınması ve masum çocukların hayatını kaybetmesi, savaşın nasıl bir vicdan yarası açtığını hepimize göstermiştir. Çocukların öldüğü bir yerde hiçbir siyasi gerekçeyi dikkate değer bulmuyoruz. Ne yazık ki bu acılar yaşanırken Türkiye'de siyonizmin bayraktarlığını yapan bazı çevrelerin sessiz kalması, hatta bu saldırıları savunur bir tutum sergilemeleri de ibret vericidir.
Türkiye muhakkak bölgedeki önemli güçlerden birisidir. Ancak bu güç, bizi sonu belirsiz maceralara sürüklemek isteyen "savaş lobisi"nin planlarına kapı aralamak için değil; ülkemizin ve bölgemizin huzurunu korumak için kullanılmalıdır.
Türkiye'yi komşularıyla bir savaşın tarafı haline getirmenin vebali ağırdır. Bu noktada Erbakan Hocamızın yıllar önce yaptığı uyarıyı hatırlamak gerekir: "Kim bu vebale girerse bilsin ki; alnını yetmiş yıl secdeden kaldırmasa bu vebali ödeyemez."
Türkiye'nin tarihi sorumluluğu da tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Ülkemiz gerilimi büyüten politikaların değil; barışı, adaleti ve sağduyuyu esas alan bir yaklaşımın öncüsü olmalıdır. Ancak bu şekilde hem ülkemizin güvenliği korunabilir hem de bölgemizde kalıcı bir huzur zemini oluşturulabilir".